Kalabalık çekilince geceden, düşünceler üşüşür tekrardan sabahın aydınlığında. Anlarsın ki izin vermişler sana birkaç saatliğine, temelli gitmemişler. Susmuşlar sadece biraz.

Blog’umu düzenlemeye çalışırken ”Hakkımda” sayfası için uygun bir fotoğraf arıyordum. Fotoğraflar konusunda bir düzen takıntım vardır. Olaylara göre hepsini etiketler ve saklarım. Takıntılarımın hayatımı zorlaştırmadığı aksine kolaylaştırdığı bir durumla karşı karşıya kaldım. Geçen yaz aylarında can-ciğer kuzu sarması arkadaşlarımla çıktığım bir gezinin tüm fotoğrafları birden beliriverdi ekranımda. Bir günde 602 adet fotoğraf çekmişiz. Manisa’dan İzmir’e, İzmir’den Manisa’ya. Her fotoğrafa baktıkça uzun zamandır göremediğim arkadaşlarımı, onlarla geçirdiğim güzel anları, onları ne kadar da özlediğimi hatırladım. İstanbul’da yaşamaya başladığımdan beri onları çok ihmal ettim. Kendimi büyük şehrin karmaşasına kaptırıp gerçekte değer vermem gereken insanlara hakettikleri gibi davranmadığımı farkettim. Biliyorum onlar ben nasıl biri olursam olayım beni sevmeye ve bana destek olmaya devam edecekler. Her ne kadar yanlarına gidemesem de, onlarla beraber gezemesem de bu yazıyı yazarak onlara şunu demek istedim;
Hepinizi çok özledim be çocuklar. Sizinle geçirdiğimiz güzel vakitleri, öğle arasında gittiğimiz tavukçuyu, peşinden koşturduğumuz lokmacı sedatı, kahve içip nezih nezih oturduğumuz Ayn-ı Ali’yi, yemek sonrası BİM’e gidip abur cubur almalarımızı, ders çalışmak için birbirimize zorla sözleşme imzalatmaya kalkmalarımızı, istasyon kafeye gidip takılmalarımızı, sınava çalışıyorum ayağına batak turnuvaları yapmamızı, kafamıza esen herşeyi yapabilme gücümüzü çok özledim. Hepinizi çok seviyorum ve hiçbirinizi unutmadım.
Not: ”Hepi Tugedır” hep beraber ve her zaman mutlu olmak üzerine kurulu bir arkadaş grubudur. Milli marşı şuradaki adresten dinlenilebilir.
Not 2: Erkan, Melis ve Feyyaz: yukarıda İzmir’den bahsettiğim için o fotoğrafı koydum. Lütfen kızmayın.
Geçen sene 22-26 Şubat 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen 18. İTÜ EMÖS ’de Rüzgar Mira Okan’ın ‘’Kişisel İmaj Yönetimi’’ adlı eğitimine katılmıştım. İTÜ Maçka Kampüsü Mustafa Kemal Amfisi’nde gerçekleşen eğitime 500’ün üzerinde insan katılmıştı ve ben her anını tüm berraklığıyla hatırlıyorum. Rüzgar Hanım, erkeklerin takım elbise seçme konusunda yaptığı yanlışlardan bahsederken bir konu mankeni gerekmişti ve görevli olduğum için en ön sırada oturan ben ister istemez gönüllü olmuştum. 3-4 dakika önce dinlediğim kriterlerin hiçbirine uymadığımı daha sahneye çıkarken biliyordum. Kol boyumun uzun, gömleğimin büyük, ceketimin ise geniş olduğunu 500 kişinin karşısında tekrardan öğrenmek benim için oldukça eğlenceli olmuştu. İmajımızı kendimizin yönettiğini ve küçük birkaç numarayla daha saygın bir imaj yaratabileceğimizi sahnede geçirdiğim o 3-4 dakikada öğrendim.
Rüzgar Mira Okan’ın sayesinde artık daha saygın bir imaj sahibi olduğumu söyleyebilirim. Ailemin yanına gidip bu olayı anlattığımda onlar da çok şaşırdılar. Sonra, sahnedeyken öğrendiğim numaraları babama anlattım. Takip eden günlerde aldığım haberlere göre babam yeni takım elbisesini ona verdiğim püf noktalarına dikkat ederek almış. Mağazadaki satış görevlisi aksini diretse bile babam ona söylediklerimden şaşmamış. Anlayacağınız ailecek imajımızı düzeltiyoruz. Bekleyin bizi !
Not: Kişisel İmaj Danışmanı Rüzgar Mira Okan Twitter hesabı üzerinden herkesin işine yarayabilecek bilgiler veriyor. Takip etmek için lütfen tıklayın.
İTÜ Endüstri Mühendisliği Kulübü‘nün resmi yayın organı olan ” Optimum ” dergisinin son sayısına yazdığım yazı. Apple ürünlerini ve Steve Jobs’ı yakından takip etmemden dolayı bu yazıyı yazmak da bana düştü. Umarım beğenirsiniz.
Not: yazı dergiye konulmadan önce redakte ekibinin elinden geçti. Fakat düzeltilmiş hali bende yok. O yüzden hatalarıyla beraber yayınlıyorum. Ayrıca, dergiyi merak eden ve edinmek isteyenler lütfen yukarıda verdiğim link üzerinden sayfa yöneticileri ile iletişime geçsinler. Dergileriniz elinize ulaştırılacaktır.
Tarih kitaplarını açıp baktığınızda farkedeceksiniz ki bu güne gelene kadar dünya birçok insan tarafından birçok farklı şekilde değiştirilmiş. Kimisi savaşlarla, kimisi aklıyla, kimisi bitmek tükenmeyen öfkesiyle, kimisi sözleriyle. Ancak şunu farketmeliyiz ki artık dünyayı değiştirmek için büyük bir ordudan çok daha fazlasına ihtiyacınız var. Bu yazıda size, bunun farkına yıllar önce varmış ve gerekeni yapmak için gününü gecesini işine adamış yaratıcı bir adamı anlatacağım. Steve Jobs !
Yarattığı cihazları bir kenara bırakırsak bile Steve Jobs iş zekası ve vizyonuyla unutulmayacak bir adamdı. Ürettiği ürünlere birer cihazlarmışçasına değil, sanki dünyayı değiştirmek için kullanılacak aletler gibi bakardı. Apple’ın her sene gerçekleştirdiği lansman sunumlarında bu tutkusunu ve azmini seyircilere aktarmasını çok iyi bilen Steve Jobs kısa sürede dünya teknoloji dünyasının yöneticisi haline geldi.
24 Ocak 1955 yılında San Fransisco’da iki üniversite öğrencisinin oğlu olarak dünyaya geldi. Evli olmayan ve geçimlerini zar zor devam ettirebilecek durumdaki bu çift yeni doğan bebeklerini evlatlık vermeye karar verdiler. İleride dünyayı değiştirecek olan bu bebeği Paul ve Clara Jobs evlatlık aldılar. Özel hayatını ortalık yerde yaşamayı çok seven bir insan olmadığı için Steve Jobs’ın gerçek ailesi ile ilişkisinin ne düzeyde olduğunu ve Jobs’ın evlatlık verilmesi ile ilgili ne hissettiğini tam olarak bilmiyoruz. Fakat şu bilinen bir gerçek, Jobs her zaman gerçek ailesi olarak Jobs ailesini gördü.
Steve Jobs, ileride dünyanın en büyük teknoloji şirketi olacak olan Apple’ı kurduğu yer aslında evlatlık verildiği yerdi. Silicon Valley’de yaşayan Jobs ailesi aslında daha doğar doğmaz çocuklarının geleceğine istemeden de yön vermiş olmuşlardı. Elektronik konusunda karşı konulmaz bir merakı olan Steve 1969 yılında kendisi gibi elektronik delisi olan Steve Wozniak ile de burada tanıştı. O zamanlar garajında bol miktarda elektronik malzeme bulundurmak o kadar da alışılagelmedik bir durum değildi. Kısa sürede sıkı bir bağ kuran Steve ve Wozniak ileride Apple’ı kuracaklarının farkında bile değillerdi.
Jobs ailesi Steve’I evlatlık alırken biyolojik aileye bir söz vermişlerdi. Steve kesinlikle üniversite eğitimi görecekti. Bu sözlerini yerine getirmek için ellerindeki tüm kaynakları kullanan Jobs ailesi Reed College’a Steve’I gönderebilmek için oldukça fazla çaba gösterdiler. Normalde ailesinin gelir seviyesinin çok üstünde bir maddi güç gerektiren bu okula gitmeye karar veren Steve Jobs, okula başladıktan bir yıl sonra ayrılarak ailesini bu yükten istemsizce de olsa kurtaracaktı.
Okulu bırakan Steve,kendisini, her zaman ilgili olduğu doğu kültürüne kaptırmak için fazla zaman kaybetmedi. İlginç diyetler uygulayan Steve uzunca bir süre aç kalmayı da denedi. Hatta bir arkadaşıyla aydınlanmak amacıyla Hindistan’a gittiği bile oldu. Belirli bir süre sadece meyve yiyerek beslenen Steve yeterince aydınlanmış olacak ki bir süre sonra Silicon Valley’ye geri döndü.
Vadi’ye geri dönen Steve, arkadaşı Woz ile beraber elektronik alanındaki çalışmalarına geri döndüler. Bilgisayar diye bahsettiğimiz nesnelerin o günlerde sadece kağıtlara delinen delikleri işleyerek çalışan makinalar olduklarını göz önünde bulundurursak Steve ve Woz’un planlarının ne kadar ileri görüşlü olduğunu anlamak o kadar da zor değildi. Bilgisayarın daha kullanıcı dostu olması gerektiğini düşünen iki kafadar kendi bilgisayarlarını tasarlamak için uzun süre boyunca kendileri gibi birçok elektronik delisiyle beraber vakit geçirdi. İlk başlarda para kazanmak için telefon hatlarındaki açıktan faydalanan ve bedava arama yapmanızı sağlayan cihazları bile üreten bu ikili ilerleyen yıllarda Macintosh diye adlandıracağımız dünyanın en kullanıcı dostu bilgisayarlarını üretmek için birçok farklı yoldan daha geçeceklerdi.
Ve bu bağlamda Apple Computers Inc. kurulmuş oldu. Steve’in arkadaşı Woz’un üzerinde çalıştığı Apple II adlı bilgisayarın yerel çapta büyük yankı uyandırmasıyla beraber, bu ikilinin büyük yatırımcıların radarından kaçması imkansız hale gelmişti. Intel’de üst düzey yöneticilik yapan Mike Markkula 250.000 $ parayı hiç çekinmeden Steve ve Woz’a verirken, 2 sene içerisinde Fortuna 500 listesine gireceğinden emin olduğu bir şirkete yatırım yaptığını biliyordu. Mike haklıydı. Kısa süre içerisinde kişisel bilgisayar konseptinin amiral gemisi haline gelen Apple II şirketi ilerilere taşımakta hiç de zorlanmamıştı. Steve sadece 25 yaşındayken 1980 yılında, şirketin net karı 200 milyon dolar’ı aşmıştı.
Bilgisayar piyasasında tek başına fırtınalar koparmaya çalışan Apple elbette yalnız değildi. Uzun yıllardır konvansiyonel bilgisayar piyasasını elinde bulunduran IBM’in 1981 yılında kişisel bilgisayar piyasasına gireceğini duymayan kalmamıştı. Bir devin karşısında piyasadan silinmemek için çalışmalarına hız kazandıran Apple, üretecekleri diğer bilgisayarlarına Lisa adını vereceklerdi. Lisa, aynı zamanda Steve’in kendi çocuğu olduğunu inkar ettiği eski sevgilisinin çocuğunun adıydı. Lisa’nın kimin çocuğu olduğu tartışmalarından dolayı Steve Jobs ‘’1982 TIMES Man of The Year’’ ödülünü başkasına kaptırmak zorunda kalmıştı.
Hızla gelişen bilgisayar piyasasında artık edindiği yeri koruyamayan Lisa’nın yerine yeni bir bilgisayar gelmesi gerektiği aşikardı. Bunun üzerine grafik arayüzün bolca kullanıldığı, kullanmasının bir tost makinasını kullanmak kadar kolay olduğu söylenen bilgisayarlar üretmek için çalışmalar başladı. Macintosh işte böyle doğdu. İniş çıkışların çok hızlı olduğu bu sektörde Macintosh konseptini oturtamayan Apple, Steve’in şirket içindeki sinirli ve kibirli tavırlarını da sebep göstererek Jobs’ın işine son verdiler. Hayatının tamamını verdiği Apple’dan atılan Steve belirli bir süre başıboş bir şekilde dolaşmaya devam etti. Ta ki George Lucas tarafından yönetilen bir grup grafikerin çalıştığı Pixar’ı satın alıncaya kadar. 10 milyon dolara satın aldığı Pixar daha sonraları, şu an dünyanın en iyi animasyon filmlerinden biri olarak gösterilen ‘’ Toy Story’’ serisini üretecekti. Attığı her işe ışıltı ve macera katan Steve asıl tutkusunu takip etmekten asla vazgeçmeyecekti. İyi bilgisayarlar üretmek !
Daha sonraları Apple’da bu tutkusuna devam edemeyeceğini anlayan Steve başka yollar aramaya başladı. Apple’da daha önceleri kendisine kurmuş olduğu Macintosh takımını da yanına alarak NeXT firmasını işte böyle kurdu. Apple kendisini bu yüzden dava etmiş olsa da Steve bütün bu curcunanın sonunda neredeyse Apple’daki tüm hisselerini sattı.
İdeallerinin peşinden giden Steve başta oldukça güzel giden NeXT’te işleri batırmaya başladığını 1990’lara doğru anlayacaktı. Aşırı pahalı fiyat etiketleriyle sadece bilim insanlarına ve iş adamlarına hitap eden bilgisayarlar üreten NeXT’in aylık satış rakamları şirketin son zamanlarında 3 haneyle ifade edilebilecek hale gelmişti. Aynı zamanda Pixar’daki işlerinin de herhangi bir yere varmayacağını farkeden Steve 3 boyutlu animasyon üreten stüdyonun dışındaki tüm kuruluşlarını kapattı. Bu noktada kariyerinin dibine vuran Steve Jobs tüm vaktini 1991 yılında evleneceği eşi Laurene ve oğlu Reed ile birlikte evinde geçiriyordu.
Açık tuttuğu animasyon stüdyosunda Disney ile işbirliği içerisinde ortaklaşa bir çalışmayla üretilen ‘’Toy Story’’ filmi dünya genelinde büyük başarı yakaladığında, hisselerinin %80’ine sahip olduğu Pixar borsaya açıldı ve Steve Jobs sadece 1 ayda 1.5 Milyar dolar gibi dudak uçuklatacak bir para elde etti. Bu 1980’den beri Apple üzerinden kazandığı tüm paradan daha fazlaydı.
Bu arada, Windows 95’in çıkması yüzünden zor yıllar geçiren Apple da tarihinin en düşük satış rakamlarıyla dibe vurmul durumdaydı. Bunun farkına iyice varan Apple CEO’su Gil Amelio yeni bir yazılıma ihtiyaç duyduklarının farkına vardığında ilk gidecekleri kapı Steve Jobs’ın şirketi NeXT oldu. NeXT’ten 400 milyon dolara yazılım haklarını alan Apple tekrardan çalışmaya başladı. Fakat bu noktada da tutunamayan Apple’ın başına 1997 yılında Steve Jobs geçici CEO olarak tekrardan geçti.
İnnovatif fikirleriyle ve geçmişte yaşadığı birçok acı tecrübeyle hiç olmadığı kadar ileri görüşlü olan Steve bu sefer çamura batmamakta kararlıydı. Şu an için bile dünyanın en iyi bilgisayarları olarak nitelendirilen iMac konseptini hayata geçiren Steve Jobs, 2000 yılında Apple’ın tam zamanlı CEO’su olduğunda, dünya üzerinde aynı anda iki şirketin CEO’luğunu birlikte yürüten ilk insan ünvanını da kazanmış oldu.
Yazılım konusunda önemli atılımlar gerçekleştiren Apple ve NeXT işbirliği sonucunda Macintosh’lar dünyada hayli saygın bir noktaya geldiler ve Apple, Steve Jobs’ın ileri görüşlülüğüyle multimedya dünyasına girmeye karar verdi. 2001 yılında iPod ile piyasaya tam zamanında giren Apple arka arkaya çıkardığı birçok dijital müzik çalarıyla dünya taşınabilir müzik piyasasını ele geçirdi. iPod’un önlenemez yükselişi ve iTunes ile başlayan dijital müzik satışını da göz önüne alırsak dünya müzik piyasasını Apple’ın devralacağını önceden kestirmek o kadar da zor birşey değildi.
Kendisine milyar dolarlar kazandıran Pixar ile Disney’i bir şirket evliliği içine sokan Steve Jobs 2006 ocak ayında Disney’in %7’lik kısmını da satın alarak, Pixar’ın %50 hissesinin yanında oldukça büyük bir servete sahip olmuş oldu.
2003 yılının sonlarına doğru pankreas kanserine yakalandığı belirtildi. Jobs şanslıydı. Çünkü kanseri çok nadir görülen ve tedavi edilebilen bir türdendi. Eğer 9 ay boyunca apır bir tedavi görmeyi kabul ederse Steve daha belli bir süre daha yaşayabilirdi. Fakat o bunu kabul etmek yerine kendisine özel bir tedavi uygulanmasını tercih etti. Özel karışımların yeraldığı besinleri yiyerek kendisine özel hazırlanmış bir diyeti takip eden Jobs 2004 Ağustos’unda ameliyatı kabul etkmek zorunda kaldı. Fakat herkesinde bildiği gibi kanserden kurtulmak oldukça zordu. Hastalığı tekrar nükseden Jobs 2009 yılındaki ‘’MacWorld’’ etkinliğine çıkamadıktan sonra işine 6 ay ara verdi. Pankreas nakli için beklemeye başlayan Steve Jobs ihtiyacı olan organa Nisan 2009 yılında kavuşabildi.
2006 yılı Apple Computer Inc. için oldukça önemliydi. İlki, artık sadece bilgisayar üretmeyen bir kuruluş olarak Computer kelimesinin şirket isminden çıkarılmasıydı. Bunun üzerine şirket Apple Inc. olarak yeniden adlandırıldı. Bir diğeri ise, Mac satışları ilk kez PC satışlarından daha hızlı artmıştı. Günümüz koşullarında Amerika’daki her 4 bilgisayardan 1’inin Apple tarafından üretildiği gerçeği bize daha o zamanlardan görünmeye başlamıştı.
2007 yılında iPhone fikrini ortaya atan Steve Jobs, dünya taşınabilir telefon piyassının 5’te birini eline geçirmek için sadece 5 seneye ihtiyaç duyacaktı. Apple’ın güncel karının en büyük kısmının iPhone aracılığıyla geldiğini söylemek bunu en iyi anlatan şeydi.
2010 hem Apple hem de Jobs için oldukça önemli bir yıl oldu. Hem yazılım hem donanım konusunda oldukça ilerleyen Apple artık pazardaki diğer rakiplerine ölümcül darbelerini indirmeye hazırdı. Tek başına diğer tüm rakiplerini nakit rezervini kullanarak alabilecek olan Apple tarihinin en başarılı senesini yaşıyordu. iPad, iPhone, iPod ve diğer tüm Apple ürünleri dünyanın her yerinde hiç olmadığı kadar fazla kullanılıyordu.
2011 yılında gelindiğinde Apple hızla büyümeye devam ederken Steve Jobs’ın sağlık durumu hiç de iyiye gitmiyordu. 24 Ağustos 2011 tarihinde CEO’luk görevini bıraktığını açıklayan Steve Jobs yerini yeni CEO Tim Cook’a bıraktı. Yeni iPhone’un lansmanından hemen sonra 5 Ekim 2011 tarihinde Steve Jobs’ın sükunet içinde aramızdan ayrıldığı ailesi tarafından tüm kamuoyu ile paylaşıldı. Yeni CEO Tim Cook ‘’Apple, vizyon sahibi bir kişiyi ve bir yaratıcı dehayı; dünya inanılmaz bir insanı kaybetti” dedi.
Hiçbir zaman yılmayan bu cesu adam aslında birçok konuda birçok insana önderlik etti. Bitmek bilmeyen azmi ve çalışma hırsıyla her zaman kendisine dünyada önemli bir yer elde etmeyi başarabilen bu adam kesinlikle hatırlanmayı ve ileri kuşaklara taşınmayı hakediyor.
Her pazar sabahı böyle hissederim ben. Mutlu olmakla üzgün olmak arasında kekremsi birşeydir bu. Küçükken pazar günleri banyo günüydü. Akşam hava karardığı gibi banyoya gider kaynar suyla yıkanırdık. Ardından annem sürmeyi hiç sevmediğim o teneke kutulu nivea kremini sürmem için peşimden koştururdu. Oldum olası hiç sevmedim o kremi. Ama kokusu olağanüstüydü orası ayrı. Benim dışımdaki herkes sanki Kızılay dağıtıyormuş gibi o kremi sürerdi. Sobanın yarattığı cehennemi sıcak ile birlikte bu güzel koku tüm evi kaplardı. Ardından annem portakal ve mandalina soyardı bize, fakat bir şartı olurdu hep. Birisi portakalları yıkayıp, 15 senedir kullandığımız o derin beyaz kaba yerleştirip getirecekti. Bazen ben yapardım bu işi. Hatta kendime bir tarz bile yaratmıştım. Kabın içine portakalları doldurur sonra da üstünü suyla ıslatırdım. Bu sayede yıkanmış izlenimi verirdim. Ardından bıçağı koştururken düşürüp bir tarafıma saplamayayım diye de portakallardan birine saplardım. Üzerine de kenarı çiçekli yemek tabağını kapakmışçasına kapatır olabildiğince hızlı salona koşardım. Sonra annem söz verdiği gibi portakalları keser, teker teker hepimize yedirirdi. O vakitlerde sıcaklığın da etkisiyle babam uyumuş olurdu ama portakal kokusu odayı sarınca o da uyanırdı ister istemez. Bütün portakalları mideye indirdikten sonra annem kestiği kabuklardan elele tutuşan çocuk figürleri yapardı. Bu figürleri yaparken hep düşünceli bir hal alırdı yüzü. Çok nazik ve dikkatlice keserdi bu kabukları. Dikiş dikmeyi de bildiği için annemin elleri çok hassastı. O yüzden bazı zamanlarda bir portakaldan 3 çocuk bile yaptığı olurdu. Herşeyden sonra geriye kalan kabukları da sobanın üstüne atardı. O sıcaklıkla siyaha doğru renk değiştiren portakal kabukları tüm kokusunu salardı eve. Annem her seferinde bu kokuyu ne kadar sevdiğini söylerdi. Ardından işi bitmiş tabak ve bıçağı kimin mutfağa geri götüreceği tartışılırdı. Ablam o konuda ne kadar zayıf olduğumu bildiği için en sonunda hep ben götürürdüm. Annem birisinin götürmesi için hafiften sesini yükseltirdi. Ben durumdan gerilir ve ablamla kavga etmeyi bırakıp tabakları söylene söylene mutfağa götürürdüm. Babam uykusuna çoktan kaldığı yerden devam ediyor olurdu o vakitlerde tabi. Ardından pazar gecesi ritüelini tamamlamış olmanın verdiği rahatlık yerini ertesi sabah başlayacak olan okulun huzursuzluğuna bırakırdı. Bazen pazartesi günleri de tatil olurdu. Buna rağmen pazar gecesi o huzursuzluğu hissederdim hep. Ertesi gün okula gidecek olma durumu o kadar gererdi ki beni yaz tatiline girdiğimizde bile birkaç hafta boyunca bu pazar stresini çekerdim.
Herşeye rağmen güzel günlerdi o günler. Şimdi pazar günümü bilgisayar başında birşeyler yazarak ve tanımadığım insanları telefonda arayarak geçiriyorum. Ne portakal soyan var ne peşimden krem sürmek bahanesiyle koşturan. Artık haftanın hergünü neredeyse aynı benim için. Pek de bir farkı yok anlayacağınız. Monotonluk bu olsa gerek.
Normalde alışık olduğum bir arkadaş çevresinden çok daha geniş, çok daha çeşitli, çok daha karmaşık ilişkileri olan bir arkadaş çevresine geldim üniversiteye başlayınca. İlk başlarda tanımaya sonrasında ise adapte olmaya çalıştım. Sonuçta buraya sonradan gelen bendim ve eğer birileriyle iyi ilişkiler kurmak istiyorsam uyumlu olmalıydım. İlk başlarda bu uyumlu olma olayı eğlenceli gibi göründü gözüme. Yeni insanlar, yeni yerler,yeni eğlenceler, yeni konular, yeni…. Kimseye kötü davranmadım, kalbini kırmadım, canını sıkmadım, sinirini bozmadım. Ama bana kötü davranan da oldu kalbimi kıran da canımı sıkan da. İnsanlara hep pozitif yaklaştım. Beni ilgilendirmeseler dahi sorunlarını dinledim. Umursamasalar bile sözler söyledim. Ne mutlu beni anlayanlar, sevenler, dostu, kardeşi kabul edenler, zor günümde yardımıma koşanlar da oldu. Şikayet etmiyorum hiçbir şeyden, sitem etmiyorum hiçbir şeye, laf yetiştirmiyorum. Kısacık hayatımdan dersler çıkardım ileride kullanırım diye, dostlar biriktirdim varlıkları bana güven versin diye, insanları sevdim insan diye.
Ama hayat o kadar toz pembe değilmiş, onu öğrendim. Arada bir çekidüzen vermek gerekiyormuş. Pazardan aldığınız meyvelerin bazılarının çürük olduğunu farkedip eve geldiğimizde çöpe atmak lazımmış. Bunu öğrendim.
Hadi Hayırlısı…
20 yaşındayım ve bir insanın hayatı boyunca görebileceği, öğrenebileceği ve tecrübe edebileceklerinin sadece çok azını tamamlayabildim diyebilirim. Sebebi benim çok geride duran ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesine sahip bir insan olmam değil, aksine aşırı meraklı olduğum için hiçbir zaman yeterli bilgi birikimine sahip olamayacağımızı düşünmem. Hep insan beyninin bir sınırı olduğu söylenir. Telefon numaralarını ezberlemeyin, gereksiz her bilgiyi kafanızdan çıkarın gibi laflar söylenir hep. Fakat ben bunların hiçbirine inanmıyorum. Bence insan beyninin sınırları yok. Tek sınır sizin kendinize koyduğunuz sınırlar. Her neyse konudan uzaklaşmayayım. Hayatta çok az şey biliyorum dedim ya, onlardan bir tanesi de şudur ki; kendi hayatıma ne zaman bir yol vermeye çalışsam bir şekilde hayatım çok farklı bir yöne gidiyor fakat yeni rotam hayal ettiğimden de güzel oluyor. Lisedeyken geleceğimle ilgili kurduğum hayaller şu an baktığımda ne kadar da kısıtlı ve basitler. Sonra aklıma bugünki hayalerim geliyor. Acaba güncel hayallerim de bundan beş sene sonra bana basit ve kısıtlı gelecek mi ? Büyük ihtimalle evet. Çünkü insanın hayalgücünü gene insan kendisi kısıtlıyor. Fakat yaşadığınız olaylar ve hayat denen bu yolda kaydettiğiniz gelişmeler sizi hep daha iyisini daha güzelini istemeye itiyor. İlk bakışta sizi yeterince tatmin etmeyen bir gelişme birkaç ay sonra en doğru tercihiniz haline dönüşüyor. Hayatımda bu tip gelişmeler olduğunu hep hissetmişimdir. Mesela; lisedeyken ODTÜ’de ya da Boğaziçi Üniversitesi’nde okumak istemişimdir. İTÜ çok da aklıma gelen bir üniversite değildi. Fakat puanlarım yetmediği için İTÜ’ye gelmek zorunda kaldım. Ancak geriye dönüp baktığımda hayatımdaki en güzel gelişmenin bu olduğunu görüyorum. ODTÜ ve Boğaziçi kötü üniversiteler oldukları için değil bana uygun olmadıkları için. Buradan şunu da çıkarıyorum ki toplumsal yargılara her zaman bağlı kalmak en doğrusu değildir.
Bu gece bu tip bir ruh halinde olduğumu fakettiğimde hemen aklıma hayallerim geldi. Acaba bundan 5 sene sonra hayat beni İTÜ’ye gönderdiği gibi başka yerlere mi gönderecek bilmiyorum. Ama her ne olursa olsun hayatımın gidişatından memnun kalacakmışım gibi hissediyorum. Belki zihnim kendisini her zaman mutlu etmek için bu tip bir savunma mekanizması geliştirmiştir, bilemiyorum. Evet, sonuç olarak bu gece bunlar geçti aklımdan yazayım dedim.
Valla buralara çıkıp hayat çok zor falan filan demek istemezdim ama üzgünüm ne yazık ki bu yazım liseli isyanları üzerine. Son günlerde bir türlü işlerimi düzene koyamamanın verdiği huzursuzlukla mızmız bir çocuk gibi etrafımdaki herkese negatif enerji yayıyorum. Daha önce de bahsettim. İstanbul’a gelmeden önce hep böyle koşmacalı, meşgul ve önemli işler yaptığım bir hayatım olsun isterdim. İnanır mısınız İstanbul trafiğini severdim ben. Trafikte tıkılı kalmak ilk üç ay bana çok eğlenceli geliyordu. Her neyse, ben sonunda aslında bu kadar meşgul bir hayat istemediğime karar verdim fakat bazen böyle kolayca içinden çıkıp sıyrılamıyorsun sorumluluklarından. Aslında okul derdim olmasa herşey on numara olucak ama o açıdan bakınca da ”fatal error” vermiş oluyorum. İstanbul’a okumaya gelip, okul olmayaydı iyiydi demek de pek mantıklı değil haliyle. Napıyim ben de kendimi böyle boş beleş işlerle oyalıyorum sanki bir b.k yapıyomuşum gibi. Biraz önce kendime CV falan yazmaya kalkıştım o derece. Yazacak pek birşeyim olmadığı için yazamadım tabi. Her neyse huzur falan diyoduk, bu aralar pek bir huzursuzum işte bundan mütevellit. Ama sanırsam 4-5 gün telefon ve bilgisayarım olmadan bir uykuya dalarsam huzur dolabilirim. Ayın 25’inde stajım bittiği gün kısmet olursa köye kaçıcam ardından da 5 gün ceviz ağacının altına hamak kurup uyuycam. Daha ne olsun a dostlar
Stres, sigaradan ve diğer tüm zararlı maddelerden daha çok hasar verirmiş insana. Üzerine bir de dengesiz beslenmeyi ve düzensiz uykuyu eklerseniz galiba ölümcül karışımı yakalıyorsunuz. Bu günlerde ben de aynen böyleyim. 19 yıldır o küçük şehirde kısılıp kalmışlığımın acısını çıkartmaya çalışırken, hevesimle vücudum arasındaki savaşa ev sahipliği yapıyorum. Önüme çıkan her fırsata atlamaya çalışırken aslında herşeyi kaçırmış oluyorum. Yeni farkına varıyorum yaptıklarımın. İnsan küçük bir şehirden İstanbul gibi kozmopolit ve büyük bir şehre gelince kendisini çok boş ve değersiz hissediyor. Ben de öyle oldum galiba biraz. Sınırlarımı bilemiyorum artık. Neyi yapıp neyi yapamayacağım konusunda biraz sorunlarım var bu aralar. Yeni şeyler yapmaya, yeni yerler görmeye, yeni heyecanlar tatmaya yeni insanlar tanımaya o kadar büyük bir hevesim var ki. Fakat bu kafa bu beden herşeyi aynı anda yapmaya yetmiyor ne yazık ki. Biraz da olsa sınırlarımı öğrenmem, dur durak bilmez hevesime gem vurmam lazım. Çünkü şu an olduğum durumdan hiç mi hiç memnun değilim. Stres katsayım tavan yaptı önünü alamadım
